29 Ekim 2013 Salı



ŞANS-LI/SIZ

      Şans-sız-lık.

      Hepimizin başına zaman zaman talihsiz olaylar gelebiliyor. Nedense millet olarak bu durumu şansa bağlıyoruz çoğu zaman. Dilimizdeyse hep aynı nakarat: Şanssızım. Peki nedir şans? İnsan neye göre, kime göre şanslı ya da şanssız olur?
 
     Geçenlerde bir arkadaşımla bir eve davetliydik. Sohbet derindi. Laf lafı açtı, konu benim arkadaşıma dayandı. O da hayatında şansın yüzüne gülmediğini düşünenlerden. Nedeni ise çok zengin bir erkekle evlenememiş olması. Kendisi bir aşiret kızı olduğu için bütün akrabaları zengin kişilerle evlenmiş, düğünlerinde ağırlıklarınca altın takılmış. Lakin benim arkadaşım kendi hayatında yaşadığı bazı şeyler yüzünden bunlardan mahrum kalmış,  bu yüzden de hayatını istediği gibi yaşayamıyormuş. Biz bu sohbeti yaparken yaşça çok  küçük bir kadın gözümüzün içine bakarak bizi dinliyordu. Küçük yaşta birini sevmiş, evlenmiş. Yine küçük yaşta anne olmuş ve üstüne üstlük ikinci bebeğini bekliyor. Buraya kadar bir anormallik yok; lakin bu "küçük kadın" kocasının üç kuruşluk maaşıyla insanların üst üste yaşadığı daracık sokaklı mahallelerden birinde bir küçücük bir apartman dairesine hem kira ödüyor hem de arta kalan parayla ev geçindirmeye çalışıyor. Üstüne üstlük karşı apartmanında oturan hasta kayınvalidesinin de bakımını üstleniyor. Henüz yirmi dört yaşında olmasına rağmen bütün bu olanlardan şikayetçi olmuyor. Arkadaşım düğününde ağırlığınca altın takılan akrabasından bahsederken de bu küçücük kadının dilinde  şu acı cümle: "Biz ucuza gittik!" Sanki  kadınlar malmış gibi, hayvan pazarında satılan davarmış gibi ucuza ya da pahalıya satılmaktan bahsediyor.
 
       Madalyonun bir de diğer yüzüne bakalım: Şu düğününde ağırlığınca altın takılan diğer kadına. Güneydoğunun töreleriyle tanınan bir ilinde tarlalar bölüşülmesin, mal başkasına gitmesin diye hiç sevmediği belki de asla sevemeyeceği   bir akrabasıyla evlendirilen zavallı kurbana.  Acaba gidip o kadına sorsak kendisini şanslı olarak addediyor mudur?   O altınların bir gramını bile  canının istediğince harcamasına izin verilip verilmemesini geçtim, acaba kendi saray yavrusu yuvasında altın yaldızlı porselen yemek tabaklarıyla, lüks koltuk takımlarının içinde pahalıya satılmış bir köle olarak mutlu mudur?  
 
      Bu arada gelelim benim aptal arkadaşıma. Bu kadın kendine aite altı odalı bir evde yaşayıp, yine kendisinin olan oldukça lüks bir arabaya biniyor. Canının istediği gibi para harcayıp istediği gibi tatil yapabiliyor. Gördüğü mücevherlerden, beğendiği kıyafetlerden hiçbir zaman kendini mahrum bırakmıyor. Tabi bütün bunları yaparken parasını çokça savurduğu için birçok banka kredisi kullandığı için büyük bir borcun altına girmiş.
 
       Eve dönerken kafamda bu üç kadını da ayrı ayrı konuşturdum; sonra üçünü bir araya getirip yüzleştirdim, hesaplaşmalarını sağladım. Bu üç kadına da kendimce isimler taktım. Benim kafamda bu kadınların üçü de birbirine özendi. "Küçük Kadın" savurgan olanın yaşadığı rahat hayatı kıskandı, Savurgan Kadın diğerinin bol miktardaki altınını; " Altın Kadın"  da küçük olanın yaşadığı aşkı. Bütün bu hesaplaşmadan sonra ben şu karara vardım. İnsan kendi hayatına yön veremiyor gibi görünse de esasında kendi şansını ya da şanssızlığını kendisi yaratıyor. Nasıl mı?   Küçük yaşta evlenen "küçük kadın" dan başlayalım önce. Ailesi bu "küçük kadın"ın tahsilini tamamlamasını istemiş zannımca. Çünkü açık öğretim fakültesinde öğrenciyken evlenmiş ve eğitimini yarıda bırakmış. Üstelik hemen çocuk doğurmuş. Şimdiyse gönüllü bir sefaletin içinde sürünüyor. Eğer elinde para kazanabileceği bir mesleği olsaydı yaşam koşullarını iyileştirme imkanı olurdu. İkinci olarak "Altın Kadın" la devam edelim. Bu kadın isteseydi ailesinin her türlü zorlamasına, baskısına direnip kendi gönlünce bir hayat kurabilirdi. Sevdiği bir insanla izdivaç yapabilirdi. Belki bu kadar paranın lüksün içinde olamazdı ama mutlu olurdu. Üçüncüsü ise "Savurgan Kadın" yani arkadaşım. O da olmayan parasını  kıyafetlere, lüks arabalara, eğlencelere  çarçur edeceğine önce biriktirip sonra harcasaydı, ya da lüksünden biraz taviz verseydi bu kadar borç yükünün altında ezilmeyecekti.
 
     Demem o ki; hiçbirimiz şanslı ya da şanssız değiliz. Hepimiz sadece ve sadece kendi tercihlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz.