23 Nisan 2013 Salı

Elbet Sabah Olacaktır


Her şairin şiir yazmak için vardır bir bahanesi. Kimi aşk der, kimi ölüm, kimi doğa sevgisi… Lakin bir şairi anlamak demek onun şiirlerini ezbere bilmek ya da düzgün yorumlamak demek değildir. Bir şairi anlamak, onu şiir yazmaya iten sebepleri anlamak demektir. Bizde de şiir denince akla gelen ilk isimlerdendir Tevfik Fikret.  Peki ya, nedir Fikret’in şiirinin bahanesi?

Biz milletçe pek severiz tarihimizle övünmeyi. Lafa gelince biz Atatürk’ün çocuklarıyızdır, evlad-ı Fatihan’ızdır. Fakat tarih sahnesi, tıpkı bir kanaviçe gibidir. Ön yüzü rengârenk görüntülerle doluyken arka tarafında birbirine geçmiş sarkan iplikler vardır. Ve her tarihi olay, olayın taraflarınca farklı şekillerde yorumlanır. İşte! Hıfzı Topuz kitabında yapıyor yine yapacağını. “Elbet Sabah Olacaktır” kitabına tarih bilgimizi sorgulayarak başlıyor ve Sakız Adası’nda yaşananlar, geçmişimizin sandığımız kadar temiz olmadığını vuruyor sanki yüzümüze. 

1822 yılında Yunan halkı Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşı başlatıyor. Bu sevdadan Sakız Adası da alıyor nasibini ve ada halkı örgütleniyor. Osmanlı, Sakız Adası’na Kara Ali Paşa’yı gönderiyor isyanı bastırmak için.  İsyan kanla bastırılıyor ve adadaki tüm erkekler meydanda idam ediliyor. Adadan toplanan binlerce tutsak da İzmir’e gönderiliyor. Bu tutsakların arasından iki çocuk İzmir’deki esir pazarında İzmir’in vergi müdürü Hüseyin Bey tarafından satın alınıyor. Kıza Saliha erkeğe Hüsrev adı veriliyor. Saliha ve Hüsrev adadan getirilen diğer tutsaklara göre çok şanslılar; çünkü Hüseyin Bey ve eşinin çocukları olmadığı için konakta el üstünde tutularak büyütülüyorlar.  Saliha ve Hüsrev büyüdüklerinde birbirlerine âşık oluyor ve evleniyorlar. Tevfik Fikret’in romana konu olan hayat hikâyesi de işte tam bu noktada başlıyor. Saliha ve Hüsrev’in torunu olan Hatice Refia, dedesinin yardımcısı olan Hüseyin Bey ile evleniyor. Bu çiftin Şevki, Sıdıka ve Mehmet Tevfik adında üç çocukları oluyor. 

Mehmet Tevfik ele avuca sığmaz, yaramaz bir çocukluk dönemi geçiriyor. Fakat yaramazlıklarına rağmen öylesine hassas bir yapıda ki, hassasiyetini evcil hayvanlarına karşı tutumundan bile anlayabiliyoruz.  Dönem Abdülhamit ve istibdat dönemi. Dönem içindeki siyasal gelişmelerle birlikte Mehmet’in hacca giden annesi ve dayısı kolera salgını nedeniyle hayatını kaybedince küçük çocuk yıkılıyor. Hani demiştim ya “şairi anlamak, onu şiir yazmaya iten sebepleri anlamaktır” diye. İşte Mehmet Tevfik yıllar sonra annesine bir şiirinde şöyle sesleniyor:

Biz çocuktuk, seni defneylediler
Bi-vefa kumlara bi-kayıt eller

Fikret’in edebiyat aşkı Mektebi Sultani (Galatasaray Lisesi) öğrencisiyken Recaizade Mahmut Ekrem’ e duyduğu hayranlıkla başlıyor. Fikret’in ilk şiiri henüz on dört yaşındayken bir dergide yayınlanıyor. Sonrasında bu aşk katlanarak büyüyor ve bir tutkuya dönüşüyor. Dönemin siyasi akımlarından her genç gibi Fikret de nasibini alıyor; lakin onun karşı olduğu esasında rejim değil Abdülhamit’in ta kendisi. Çünkü Abdülhamit, saçma sapan jurnaller yüzünden memlekette terör havası estiriyor ve yine bir jurnal yüzünden Fikret’in babasını yıllarca sürecek bir sürgüne gönderiyor. Fikret bu esnada dayısının kızı olan Nazime hanımla evleniyor ve ömrü boyunca eşine sadık kalıyor.

Fikret, kısacık hayatında kişiliğiyle, duruşuyla hem öğrencileri için hem de dönemi aydınları için hayranlık uyandıran, örnek olan bir şairdi. Ülkemizde kadın haklarını ilk kez dile getiren, insanların haysiyetli bir yaşam sürebilmesi için kendinden ödün veren biriydi. Ne yazık ki dönemin kirlenmişliği içinde öğrencilerine, arkadaşlarına,  ülkesine küskün olarak hayata veda etti.  Lakin şiirleri, ardından gelenler tarafından bir marş gibi dilden dile dolaştı. Fikret, hürriyet fikrinin en büyük sembolü oldu. 

Hıfız Topuz’un daha önce üç kitabını okumuştum. Bu romanı okuduktan sonra yazarı titizliği ve kurgu gücü sebebiyle bir kez daha takdir ettim. Zaten kitabın arkasında yer alan kaynakça bu romanın ön hazırlığının ne kadar iyi yapıldığının da açık bir göstergesi. Yazar,  Fikret’in yaşamına dair hiçbir yerde bulamayacağımız birçok bilgiyi sunmuş bize. Bu kadar çok kitabı okuyup böylesine güzel bir kurguyla kitap yazabilmek büyük başarı doğrusu!  Bütün bu düşüncelerle birlikte Fikret’i bugüne kadar üniversitedeki edebiyat derslerim dışında hiç tanımadığım için de hayıflandım. Bu kadar büyük bir şairi bugüne kadar anlamaya çalışmamak, onu tanımamak benim için ne büyük bir eksiklik... 

Yazımı büyük şairin çok beğendiğim şu dizeleriyle tamamlıyorum:

Siz, ey gelecek günlerin küçük güneşleri, 
Artık birer birer uyanın!
Ufukların sonsuz özlemi var nura,
Aydınlık… Çağımızın özlediği şey
Dağıtın bulutları, uğursuz gölgeleri,
Aydınlık içinde koşun, kurtarın bu ülkeyi
Umudumuz bu; biz ölsek bile vatan mutlaka sizinle
Şu zindan karanlığından uzak yaşar!

Yabancı

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum…”


Albert Camus’un en çok tanınan, en çok baskısı yapılan kitabı “Yabancı” işte bu sarsıcı ifadeyle başlıyor. Normal olarak adlandırdığımız her insan için, derinden izler bırakacak bir olaydır annesinin ölümü. Fakat kahramanımız Mösyö Moursoult için değil.

Moursoult, Cezayir’de orta sınıf bir Fransız’dır. Hikâye, Moursoult’un annesinin ölüm haberini almasıyla başlar. Lakin kahramanımız annesinin ölümüne büyük bir kayıtsızlık içindedir ve huzurevinde annesinin cenazesini son bir kez görmek isteyip istemeyeceği sorusunu “ hayır” olarak yanıtlar. Çünkü ölüm onun için oldukça normaldir ve Moursoult’un esas derdi uykusunu alamamış olmasıdır. Daha sonrasında da belirttiği gibi kahramanımızın hayatındaki olayları, hep fiziksel ihtiyaçları belirlemiştir.

Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Annesinin ölümün ertesi gününü Marie ile geçirir Moursoult. Lakin Kafka’nın Değişim kitabındaki Gregor Samsa gibi, Moursoult da izin aldığı için ertesi gün patronunun keyfinin kaçıp kaçmayacağını düşünmektedir. Moursoult başına gelen her eylemi, geleceğiyle ilgili her kararı çok hafife almaktadır. Marie kendisiyle evlenmek istediğinde bile “Benim için fark etmez” düşüncesindedir. Fiziksel ihtiyaçları yüzünden yanlışlıkla bir Arap öldürmüştür ve bu olaydan sonra bile kendisini ölüme götüren süreci adım adım büyük bir kayıtsızlıkla izlemiştir. Birini öldürmüştür ama mahkemede bu olay değil hayatının başka yönleri tartışma konusu edilir. Bu anlamda savunma yapmak ister; ama söyleyecek bir şeyi de yoktur. Yargılanır;  mahkemeden bir şey anlamaz. Mahkûm olduğu kesindir; cezası ile pek ilgilenmez. Hatta 30 yıl yaşamakla 70 yıl yaşamak arasında hiçbir fark yoktur ona göre. Kitabın sonucu da ölümle biter.

Kitaptaki her olay son derece absürt bir biçimde işlenmiş. Fakat bu absürdün temelinde kişinin kendine ve topluma yabancılaşması yatmaktadır. Kişi yaşama ve eylemlerine yabancılaşmıştır.  Bu yabancılaşmayı en iyi şekilde Moursoult’un kitaptaki şu cümlelerinde görürüz.
“Yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (…) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.”

Kahramanımız Moursoult okuyucuda şöyle bir izlenim uyandırıyor: Hayat çok saçma ve yaşamaya değmez. Bütün kişilerin eylemleri boş ve anlamsız. Bu açıdan baktığımızda Albert Camus’ün kitabında felsefi görüşünü çok iyi bir şekilde okuyucuya yansıttığını görüyoruz. Lakin bu kitabı okumadan önce Camus ile ilgili bir ön hazırlık yapılmalı. Onun felsefi görüşleri, beslendiği kaynaklar iyi değerlendirilmeli. Yoksa “Yabancı” salt düşünce dışında okunabilecek bir roman değil. Camus’ün felsefi/ ideolojik görüşleri bilinmeden, “Yabancı”  insanların okurken çok sıkılabileceği “saçmalıkta” bir roman.


Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara


Ben lise öğrencisiyken bir tarih öğretmenim vardı: Cavit Hoca. Tarih
derslerini oldum olası pek sevmem; lakin Cavit Hoca’nın derslerini can kulağı ile
dinlerdim hep. Çünkü hocamız hem tarihi o mükemmel ses tonuyla bir masal
gibi anlatır hem de tarih derslerini verirken olayların perde arkasına değinirdi.
Sağ olsun hocam, onun derslerinden sonra tarihin bilinmeyen yüzüyle ilgili
kitaplara epey merak sarmıştım.

Geçtiğimiz günlerde Mephisto’da dolaşırken gözüme bir kitap çarptı:
“Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara”. Kitabın arkasını okurken yine eskide
kalmış tarih merakım depreşti; dayanamadım aldım.

Kitap, dönemin papasının St. Pietro Bazilikası’nın ilk taşı atılırken
Michalengelo’ya söz verdiği ödemeyi yapmaması üzerine başlıyor. Bunun
üzerine Michalengelo Floransa’ya kaçıyor ve Papa’nın hışmından korunmaya
çalışıyor. Bir gün yanına iki Fransisken keşişi gelip bir mektup uzatıyor.
Mektubun papadan geldiğini zanneden heykeltıraş, mektubu açtığında hiç
görmediği kargacık burgacık bir alfabeyle karşılaşıyor. Ve gelişen olaylar
silsilesi bir rüzgâr gibi Michelangelo’yu Yıldırım Bayezid dönemi Osmanlı’sına
savuruyor.

Sanatçının İstanbul’a geliş sebebi, esasında köprülere çok meraklı
olan Bayezid’in Haliç üzerine iki yakayı birbirine bağlayan muhteşem bir
köprü yaptırma projesi. Bunun için daha öncesinde Leonardo da Vinci’ye
teklif götürülmüş, hatta ressam Haliç için bir proje bile hazırlamış. Fakat
proje Bayezid Han tarafından kabul görmüyor. Leonardo’dan 20 yaş küçük
olmasına rağmen onun rakibi olarak adlandırılan Michelangelo, Leonardo’ya
karşı kazanacağı üstünlüğün hayali ve kendisine vaat edilen meblağın
büyüklüğüyle teklifi kabul ediyor. İstanbul’a geldikten sonra birkaç gün şehri
tanımak adına yanına ona yardımcı olması için verilen bir şairle- Mesihi ile-
Ayasofya’yı görmeye gidiyor. Sanatçı Ayasofya’dan öylesine etkileniyor ki derhal
Ayasofya’nın ölçülerini istiyor yardımcısından. Bu ölçüler yıllar sonra St. Pietro
Bazilikası’nın mimari şeklini de belirleyecek çünkü. Daha sonrasında tanıştığı
Aslan Bey, onu bir gece eğlencesine götürüyor. Oradaki Endülüslü şarkıcıdan,
onun kol kaslarının mükemmelliğinden, sesinden çok etkileniyor Michelangelo.
Endülüslü kadın ile sanatçının yakınlaşmasından Mesihi büyük bir mutsuzluk

duyuyor; çünkü büyük heykeltıraşa âşık. Aslan Bey iki taraflı çalışan bir ajan ve
Endülüslü şarkıcı da Aslan Bey için çalışıyor. Çeşitli saray entrikaları yüzünden
bir gece şarkıcı kadın Michelangelo’yu öldürmeye çalışırken Mesihi kadını
öldürmek suretiyle sanatçının hayatını kurtarıyor. Bu olay üzerine Michelangelo
köprü çalışmaları başlamış olmasına rağmen apar topar İtalya’ya kaçıyor.

İstanbul’da çok büyük bir deprem yaşanıyor, taş taş üstünde kalmıyor
nerdeyse. Bu deprem esnasında çalışmaları devam eden köprünün ayakları
yıkılıyor ve bir daha kimse bu projenin üstüne düşmüyor. Sonrasında ise St.
Pietro Bazilikası’nın yapımını tamamlayan Michalengelo’nun bu bazilikada
ve Sistine Şapeli’nde çizdiği figürlerde ve bazilikanın kubbesinde İstanbul’da
geçirdiği günlerin etkisini görüyoruz. Ömrü boyunca aşkı tatmamış heykeltıraşın
belki de yıllar sonrasında kendisine bile itiraf edemediği bir aşkın gölgelerini
görüyoruz Sistine Şapeli’nin duvarlarında: Birbirine dokunmak için uzanmış
ama dokunamayan iki el! Bu iki elden birine sahip olan Hz. Adem’in yüzünde ise
aslında Mesihi’nin yüzünün yansıdığını biliyoruz.

İki yıl öncesinde St. Pietro Bazilikası’nı ve Sistine Şapeli’ni ziyaret etme
şansına sahip oldum. Elbette şapelde en çok görmek istediğim Tanrı’nın Yüzü
çalışmasıydı. Fakat bu bazilikanın ve şapelin İstanbul’dan izler taşıdığını hayal
bile edemezdim. Hatta Vatikan yakınındaki bir köprünün üstünden geçerken
“Keşke bizde de böyle sanat harikası köprüler olsaydı” demiştim kendi kendime.
Kitabı okuduktan sonra da şunu düşündüm: “Keşke Bayezid Han’ın başlattığı
köprü projesi tamamlansaydı ve bu muhteşem şehir, bu muhteşem sanatçıdan
bir iz taşısaydı”. Kısmet değilmiş!

Kitabımıza geri dönersek yazarın dili oldukça sade ve akıcı. İnsan okurken
sıkılmıyor. Zaten kitap da yüz elli sayfa. Lakin böyle muazzam bir konu aslında
çok daha detaylı bir şekilde anlatılabilirdi bence. Yazar olaylar arasındaki

geçişleri kısa tutmuş ve tasvirleri yeteriz. Hani bazı kitaplar insanı alır, kitabın
zamanına, diyarına sürükler ya… Ben kendimi bu kitabın içinde hissedemedim.
Şahsen o kısa süreyle ilgili daha çok detay, beni o zamanlara götürecek bir
anlatım bulmak isterdim kitapta. Yine de olumlu bakmak lazım. Belki yazar
tarihe sadık kalmıştır ve elindeki bilgilerle yetinerek kurguyu kısa tutmuştur,
bilemem.

“Her kitap insanın zihninde yeni bir sayfa açar” derler ya, bu kitap da
benim için yeni bir sayfa oldu. Eksikleri olsa bile ben yine de edindiğim bu yeni
bilgiler adına bu kitabı okumaktan dolayı oldukça mutluyum.

Bir sonraki kitap eleştirisinde buluşmak üzere, saygılarımla…

Gülün Adı

Hayatımda ilk defa bir kitap eleştirisi yazıyorum kendi çapımda. Her şeyin bir başlangıç noktası vardır ya, ben de kendi başlangıç noktamı anlatayım istedim öncelikle. Kitapçılarda dolaşmayı pek bir sevmişimdir oldum olası ve ne zaman bir kitapçıya gitsem dikkatimi çekmiştir Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanı. Merak etmişimdir bu ilginç isimli, kalın kitapta ne yazıyor diye. Satın almak 2012 Temmuzuna kısmetmiş. Yazın ortasında tayin isteyeceğim diye okul aramak için taban patlatırken biraz nefes alabilmek için bir kitapçıya girmiştik arkadaşımla. “Ne zamandır aklımdaydı, bu sefer alayım bu kitabı!” dedim. Lakin bu incecik(!) kitabı okuyayım diye memlekete götürdüm, okuyamadım; günlerce çantamda taşıdım belki yolda iki satır okurum diye, yine olmadı. En sonunda bitirebildim. Bitirmek çok zor değilmiş aslında da benim biraz desteklenmeye ihtiyacım varmış sadece. Bitirmem için yüreklendirenler sağ olsun…

Kitabı okumaya başladığımda bu kitabın "Melekler ve Şeytanlar"a çok benzediğini düşünmüştüm. Tıpkı oradaki gibi kutsal bir yerde bilinmeyen cinayetler çözülmeye çalışılıyordu. Lakin Gülün Adı'ndaki ana kahramanlarımız William ve Adso, bir dizi cinayetler silsilesi içinde Hristiyanlık tarihine dair önemli ipuçları veriyorlar bize. Kitapta Ortaçağ Avrupa'sında Papa-İmparatorluk-Ruhban sınıfı çatışması ele alınıyor.

Dün izlediğim oyunun bir bölümünde "Savaşlar bazen av uğruna çıkmıştır, bazen bir kadın bazen de din" diye bir şarkı vardı. Oyuncular bu nakaratı tekrarlarken "din" kısmına geldiklerinde istavroz çıkarıyorlardı. Kitabın eleştirisini yazarken o sahne geldi gözümün önüne. Bu romanda da esasında Hristiyan Avrupa’nın din uğruna başlattığı kendi iç savaşı konu ediliyor. Tabi bu iç savaşı temsilen olaylarımız küçük bir Benedikten Manastırı’nda geçiyor. Burada bir parantez açmak lazım: Benediktenler ve Fransiskenler "Papalık ve Vatikan Hz. İsa’nın izinden gitmelidir" tezini savunuyorlar. Fakat minik bir farkla. Bir taraf "Hz. İsa’nın hiçbir mal varlığı yoktur, bu yüzden Vatikan da Sefahat içinde yaşamamalıdır" derken; diğer taraf "Hz İsa’nın dünyevi varlıklara sahip olduğunu, papalığın da gücünü koruyabilmesi için daha gösterişli yaşaması gerektiğini" savunuyor. Savaşların- ya da küçük çaplı çatışmaların- sebebi her ne olursa olsun kurbanlar, bu romanda da gördüğümüz gibi her daim masum insanlar olmuştur. Kitabın ana kurgusunda kendisini tanrısal bir kutla ayrıcalıklı bulan saplantılı bir zihniyet, sadece bir felsefe kitabını (Poetica) ve dine farklı bir yorum getiren bir kitabı saklamak için 7 kişinin ölümüne sebep oluyor. Üstelik kendi gerçeklerine öylesine inanıyor ki bu kitapları okuyan zihinler zehirlenmesin diye kitapları yok etmek için bilerek kendi ölümüne koşuyor. Manastırda bunlar yaşanırken, Avrupa’da Papalık kendi çıkarları uğruna din kurallarına farklı yorumlar getirmekten, insanlara iftira etmekten ve insanların yaşam haklarını ellerinden almaktan geri durmuyor. Yani her zaman olduğu gibi "din, barış, kardeşlik" nidalarıyla insanların hayatlarına "kan, gözyaşı ve dogmalar" dâhil ediliyor. Burada çuvaldızı kendimize de batırmak lazım. Okumalarım esnasında Hristiyan Avrupa’da yaşananların benzerlerinin Müslüman mezhepleri arasında da yaşanmış olduklarını fark ettim.

İçeriğiyle çok zengin, okunmaya değer bir kitap. Fakat bu kitabı okumak Hristiyanlık terimlerini çok iyi bilmeyenler için sıkıcı olabiliyor. Ben yine de yeni edindiğim bilgiler için kendi adıma mutluyum. Cinayetlere gelirsek, hepsi ince ince kurgulanmış. Lakin ben katilin kim olduğunu çabuk çözdüm. Keşke yazar katil konusunda beni daha uzun süre meraka düşürseydi.