Her şairin şiir yazmak için vardır bir bahanesi. Kimi aşk der, kimi ölüm, kimi doğa sevgisi… Lakin bir şairi anlamak demek onun şiirlerini ezbere bilmek ya da düzgün yorumlamak demek değildir. Bir şairi anlamak, onu şiir yazmaya iten sebepleri anlamak demektir. Bizde de şiir denince akla gelen ilk isimlerdendir Tevfik Fikret. Peki ya, nedir Fikret’in şiirinin bahanesi?
Biz milletçe pek severiz tarihimizle övünmeyi. Lafa gelince biz Atatürk’ün çocuklarıyızdır, evlad-ı Fatihan’ızdır. Fakat tarih sahnesi, tıpkı bir kanaviçe gibidir. Ön yüzü rengârenk görüntülerle doluyken arka tarafında birbirine geçmiş sarkan iplikler vardır. Ve her tarihi olay, olayın taraflarınca farklı şekillerde yorumlanır. İşte! Hıfzı Topuz kitabında yapıyor yine yapacağını. “Elbet Sabah Olacaktır” kitabına tarih bilgimizi sorgulayarak başlıyor ve Sakız Adası’nda yaşananlar, geçmişimizin sandığımız kadar temiz olmadığını vuruyor sanki yüzümüze.
1822 yılında Yunan halkı Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşı başlatıyor. Bu sevdadan Sakız Adası da alıyor nasibini ve ada halkı örgütleniyor. Osmanlı, Sakız Adası’na Kara Ali Paşa’yı gönderiyor isyanı bastırmak için. İsyan kanla bastırılıyor ve adadaki tüm erkekler meydanda idam ediliyor. Adadan toplanan binlerce tutsak da İzmir’e gönderiliyor. Bu tutsakların arasından iki çocuk İzmir’deki esir pazarında İzmir’in vergi müdürü Hüseyin Bey tarafından satın alınıyor. Kıza Saliha erkeğe Hüsrev adı veriliyor. Saliha ve Hüsrev adadan getirilen diğer tutsaklara göre çok şanslılar; çünkü Hüseyin Bey ve eşinin çocukları olmadığı için konakta el üstünde tutularak büyütülüyorlar. Saliha ve Hüsrev büyüdüklerinde birbirlerine âşık oluyor ve evleniyorlar. Tevfik Fikret’in romana konu olan hayat hikâyesi de işte tam bu noktada başlıyor. Saliha ve Hüsrev’in torunu olan Hatice Refia, dedesinin yardımcısı olan Hüseyin Bey ile evleniyor. Bu çiftin Şevki, Sıdıka ve Mehmet Tevfik adında üç çocukları oluyor.
Mehmet Tevfik ele avuca sığmaz, yaramaz bir çocukluk dönemi geçiriyor. Fakat yaramazlıklarına rağmen öylesine hassas bir yapıda ki, hassasiyetini evcil hayvanlarına karşı tutumundan bile anlayabiliyoruz. Dönem Abdülhamit ve istibdat dönemi. Dönem içindeki siyasal gelişmelerle birlikte Mehmet’in hacca giden annesi ve dayısı kolera salgını nedeniyle hayatını kaybedince küçük çocuk yıkılıyor. Hani demiştim ya “şairi anlamak, onu şiir yazmaya iten sebepleri anlamaktır” diye. İşte Mehmet Tevfik yıllar sonra annesine bir şiirinde şöyle sesleniyor:
Biz çocuktuk, seni defneylediler
Bi-vefa kumlara bi-kayıt eller
Fikret’in edebiyat aşkı Mektebi Sultani (Galatasaray Lisesi) öğrencisiyken Recaizade Mahmut Ekrem’ e duyduğu hayranlıkla başlıyor. Fikret’in ilk şiiri henüz on dört yaşındayken bir dergide yayınlanıyor. Sonrasında bu aşk katlanarak büyüyor ve bir tutkuya dönüşüyor. Dönemin siyasi akımlarından her genç gibi Fikret de nasibini alıyor; lakin onun karşı olduğu esasında rejim değil Abdülhamit’in ta kendisi. Çünkü Abdülhamit, saçma sapan jurnaller yüzünden memlekette terör havası estiriyor ve yine bir jurnal yüzünden Fikret’in babasını yıllarca sürecek bir sürgüne gönderiyor. Fikret bu esnada dayısının kızı olan Nazime hanımla evleniyor ve ömrü boyunca eşine sadık kalıyor.
Fikret, kısacık hayatında kişiliğiyle, duruşuyla hem öğrencileri için hem de dönemi aydınları için hayranlık uyandıran, örnek olan bir şairdi. Ülkemizde kadın haklarını ilk kez dile getiren, insanların haysiyetli bir yaşam sürebilmesi için kendinden ödün veren biriydi. Ne yazık ki dönemin kirlenmişliği içinde öğrencilerine, arkadaşlarına, ülkesine küskün olarak hayata veda etti. Lakin şiirleri, ardından gelenler tarafından bir marş gibi dilden dile dolaştı. Fikret, hürriyet fikrinin en büyük sembolü oldu.
Hıfız Topuz’un daha önce üç kitabını okumuştum. Bu romanı okuduktan sonra yazarı titizliği ve kurgu gücü sebebiyle bir kez daha takdir ettim. Zaten kitabın arkasında yer alan kaynakça bu romanın ön hazırlığının ne kadar iyi yapıldığının da açık bir göstergesi. Yazar, Fikret’in yaşamına dair hiçbir yerde bulamayacağımız birçok bilgiyi sunmuş bize. Bu kadar çok kitabı okuyup böylesine güzel bir kurguyla kitap yazabilmek büyük başarı doğrusu! Bütün bu düşüncelerle birlikte Fikret’i bugüne kadar üniversitedeki edebiyat derslerim dışında hiç tanımadığım için de hayıflandım. Bu kadar büyük bir şairi bugüne kadar anlamaya çalışmamak, onu tanımamak benim için ne büyük bir eksiklik...
Yazımı büyük şairin çok beğendiğim şu dizeleriyle tamamlıyorum:
…
Siz, ey gelecek günlerin küçük güneşleri,
Artık birer birer uyanın!
Ufukların sonsuz özlemi var nura,
Aydınlık… Çağımızın özlediği şey
Dağıtın bulutları, uğursuz gölgeleri,
Aydınlık içinde koşun, kurtarın bu ülkeyi
Umudumuz bu; biz ölsek bile vatan mutlaka sizinle
Şu zindan karanlığından uzak yaşar!



