“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum…”
Moursoult, Cezayir’de orta sınıf bir Fransız’dır. Hikâye, Moursoult’un annesinin ölüm haberini almasıyla başlar. Lakin kahramanımız annesinin ölümüne büyük bir kayıtsızlık içindedir ve huzurevinde annesinin cenazesini son bir kez görmek isteyip istemeyeceği sorusunu “ hayır” olarak yanıtlar. Çünkü ölüm onun için oldukça normaldir ve Moursoult’un esas derdi uykusunu alamamış olmasıdır. Daha sonrasında da belirttiği gibi kahramanımızın hayatındaki olayları, hep fiziksel ihtiyaçları belirlemiştir.
Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Annesinin ölümün ertesi gününü Marie ile geçirir Moursoult. Lakin Kafka’nın Değişim kitabındaki Gregor Samsa gibi, Moursoult da izin aldığı için ertesi gün patronunun keyfinin kaçıp kaçmayacağını düşünmektedir. Moursoult başına gelen her eylemi, geleceğiyle ilgili her kararı çok hafife almaktadır. Marie kendisiyle evlenmek istediğinde bile “Benim için fark etmez” düşüncesindedir. Fiziksel ihtiyaçları yüzünden yanlışlıkla bir Arap öldürmüştür ve bu olaydan sonra bile kendisini ölüme götüren süreci adım adım büyük bir kayıtsızlıkla izlemiştir. Birini öldürmüştür ama mahkemede bu olay değil hayatının başka yönleri tartışma konusu edilir. Bu anlamda savunma yapmak ister; ama söyleyecek bir şeyi de yoktur. Yargılanır; mahkemeden bir şey anlamaz. Mahkûm olduğu kesindir; cezası ile pek ilgilenmez. Hatta 30 yıl yaşamakla 70 yıl yaşamak arasında hiçbir fark yoktur ona göre. Kitabın sonucu da ölümle biter.
Kitaptaki her olay son derece absürt bir biçimde işlenmiş. Fakat bu absürdün temelinde kişinin kendine ve topluma yabancılaşması yatmaktadır. Kişi yaşama ve eylemlerine yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşmayı en iyi şekilde Moursoult’un kitaptaki şu cümlelerinde görürüz.
“Yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (…) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.”
Kahramanımız Moursoult okuyucuda şöyle bir izlenim uyandırıyor: Hayat çok saçma ve yaşamaya değmez. Bütün kişilerin eylemleri boş ve anlamsız. Bu açıdan baktığımızda Albert Camus’ün kitabında felsefi görüşünü çok iyi bir şekilde okuyucuya yansıttığını görüyoruz. Lakin bu kitabı okumadan önce Camus ile ilgili bir ön hazırlık yapılmalı. Onun felsefi görüşleri, beslendiği kaynaklar iyi değerlendirilmeli. Yoksa “Yabancı” salt düşünce dışında okunabilecek bir roman değil. Camus’ün felsefi/ ideolojik görüşleri bilinmeden, “Yabancı” insanların okurken çok sıkılabileceği “saçmalıkta” bir roman.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder