Hayatımda ilk defa bir kitap eleştirisi yazıyorum kendi çapımda. Her şeyin bir başlangıç
noktası vardır ya, ben de kendi başlangıç noktamı anlatayım istedim öncelikle. Kitapçılarda dolaşmayı
pek bir sevmişimdir oldum olası ve ne zaman bir kitapçıya gitsem dikkatimi çekmiştir Umberto
Eco’nun “Gülün Adı” romanı. Merak etmişimdir bu ilginç isimli, kalın kitapta ne yazıyor diye. Satın
almak 2012 Temmuzuna kısmetmiş. Yazın ortasında tayin isteyeceğim diye okul aramak için taban
patlatırken biraz nefes alabilmek için bir kitapçıya girmiştik arkadaşımla. “Ne zamandır aklımdaydı,
bu sefer alayım bu kitabı!” dedim. Lakin bu incecik(!) kitabı okuyayım diye memlekete götürdüm,
okuyamadım; günlerce çantamda taşıdım belki yolda iki satır okurum diye, yine olmadı. En sonunda
bitirebildim. Bitirmek çok zor değilmiş aslında da benim biraz desteklenmeye ihtiyacım varmış
sadece. Bitirmem için yüreklendirenler sağ olsun…
Kitabı okumaya başladığımda bu kitabın "Melekler ve Şeytanlar"a çok benzediğini
düşünmüştüm. Tıpkı oradaki gibi kutsal bir yerde bilinmeyen cinayetler çözülmeye çalışılıyordu. Lakin
Gülün Adı'ndaki ana kahramanlarımız William ve Adso, bir dizi cinayetler silsilesi içinde Hristiyanlık
tarihine dair önemli ipuçları veriyorlar bize. Kitapta Ortaçağ Avrupa'sında Papa-İmparatorluk-Ruhban sınıfı çatışması ele alınıyor.
Dün izlediğim oyunun bir bölümünde "Savaşlar bazen av uğruna çıkmıştır, bazen bir kadın
bazen de din" diye bir şarkı vardı. Oyuncular bu nakaratı tekrarlarken "din" kısmına geldiklerinde
istavroz çıkarıyorlardı. Kitabın eleştirisini yazarken o sahne geldi gözümün önüne. Bu romanda da
esasında Hristiyan Avrupa’nın din uğruna başlattığı kendi iç savaşı konu ediliyor. Tabi bu iç savaşı
temsilen olaylarımız küçük bir Benedikten Manastırı’nda geçiyor. Burada bir parantez açmak lazım:
Benediktenler ve Fransiskenler "Papalık ve Vatikan Hz. İsa’nın izinden gitmelidir" tezini
savunuyorlar. Fakat minik bir farkla. Bir taraf "Hz. İsa’nın hiçbir mal varlığı yoktur, bu yüzden Vatikan
da Sefahat içinde yaşamamalıdır" derken; diğer taraf "Hz İsa’nın dünyevi varlıklara sahip olduğunu,
papalığın da gücünü koruyabilmesi için daha gösterişli yaşaması gerektiğini" savunuyor. Savaşların-
ya da küçük çaplı çatışmaların- sebebi her ne olursa olsun kurbanlar, bu romanda da gördüğümüz gibi
her daim masum insanlar olmuştur. Kitabın ana kurgusunda kendisini tanrısal bir kutla ayrıcalıklı
bulan saplantılı bir zihniyet, sadece bir felsefe kitabını (Poetica) ve dine farklı bir yorum getiren bir
kitabı saklamak için 7 kişinin ölümüne sebep oluyor. Üstelik kendi gerçeklerine öylesine inanıyor ki
bu kitapları okuyan zihinler zehirlenmesin diye kitapları yok etmek için bilerek kendi ölümüne
koşuyor. Manastırda bunlar yaşanırken, Avrupa’da Papalık kendi çıkarları uğruna din kurallarına farklı
yorumlar getirmekten, insanlara iftira etmekten ve insanların yaşam haklarını ellerinden almaktan
geri durmuyor. Yani her zaman olduğu gibi "din, barış, kardeşlik" nidalarıyla insanların hayatlarına
"kan, gözyaşı ve dogmalar" dâhil ediliyor. Burada çuvaldızı kendimize de batırmak lazım. Okumalarım
esnasında Hristiyan Avrupa’da yaşananların benzerlerinin Müslüman mezhepleri arasında da
yaşanmış olduklarını fark ettim.
İçeriğiyle çok zengin, okunmaya değer bir kitap. Fakat bu kitabı okumak Hristiyanlık
terimlerini çok iyi bilmeyenler için sıkıcı olabiliyor. Ben yine de yeni edindiğim bilgiler için kendi adıma
mutluyum. Cinayetlere gelirsek, hepsi ince ince kurgulanmış. Lakin ben katilin kim olduğunu çabuk
çözdüm. Keşke yazar katil konusunda beni daha uzun süre meraka düşürseydi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder