derslerini oldum olası pek sevmem; lakin Cavit Hoca’nın derslerini can kulağı ile
dinlerdim hep. Çünkü hocamız hem tarihi o mükemmel ses tonuyla bir masal
gibi anlatır hem de tarih derslerini verirken olayların perde arkasına değinirdi.
Sağ olsun hocam, onun derslerinden sonra tarihin bilinmeyen yüzüyle ilgili
kitaplara epey merak sarmıştım.
Geçtiğimiz günlerde Mephisto’da dolaşırken gözüme bir kitap çarptı:
“Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara”. Kitabın arkasını okurken yine eskide
kalmış tarih merakım depreşti; dayanamadım aldım.
Kitap, dönemin papasının St. Pietro Bazilikası’nın ilk taşı atılırken
Michalengelo’ya söz verdiği ödemeyi yapmaması üzerine başlıyor. Bunun
üzerine Michalengelo Floransa’ya kaçıyor ve Papa’nın hışmından korunmaya
çalışıyor. Bir gün yanına iki Fransisken keşişi gelip bir mektup uzatıyor.
Mektubun papadan geldiğini zanneden heykeltıraş, mektubu açtığında hiç
görmediği kargacık burgacık bir alfabeyle karşılaşıyor. Ve gelişen olaylar
silsilesi bir rüzgâr gibi Michelangelo’yu Yıldırım Bayezid dönemi Osmanlı’sına
savuruyor.
Sanatçının İstanbul’a geliş sebebi, esasında köprülere çok meraklı
olan Bayezid’in Haliç üzerine iki yakayı birbirine bağlayan muhteşem bir
köprü yaptırma projesi. Bunun için daha öncesinde Leonardo da Vinci’ye
teklif götürülmüş, hatta ressam Haliç için bir proje bile hazırlamış. Fakat
proje Bayezid Han tarafından kabul görmüyor. Leonardo’dan 20 yaş küçük
olmasına rağmen onun rakibi olarak adlandırılan Michelangelo, Leonardo’ya
karşı kazanacağı üstünlüğün hayali ve kendisine vaat edilen meblağın
büyüklüğüyle teklifi kabul ediyor. İstanbul’a geldikten sonra birkaç gün şehri
tanımak adına yanına ona yardımcı olması için verilen bir şairle- Mesihi ile-
Ayasofya’yı görmeye gidiyor. Sanatçı Ayasofya’dan öylesine etkileniyor ki derhal
Ayasofya’nın ölçülerini istiyor yardımcısından. Bu ölçüler yıllar sonra St. Pietro
Bazilikası’nın mimari şeklini de belirleyecek çünkü. Daha sonrasında tanıştığı
Aslan Bey, onu bir gece eğlencesine götürüyor. Oradaki Endülüslü şarkıcıdan,
onun kol kaslarının mükemmelliğinden, sesinden çok etkileniyor Michelangelo.
Endülüslü kadın ile sanatçının yakınlaşmasından Mesihi büyük bir mutsuzluk
duyuyor; çünkü büyük heykeltıraşa âşık. Aslan Bey iki taraflı çalışan bir ajan ve
Endülüslü şarkıcı da Aslan Bey için çalışıyor. Çeşitli saray entrikaları yüzünden
bir gece şarkıcı kadın Michelangelo’yu öldürmeye çalışırken Mesihi kadını
öldürmek suretiyle sanatçının hayatını kurtarıyor. Bu olay üzerine Michelangelo
köprü çalışmaları başlamış olmasına rağmen apar topar İtalya’ya kaçıyor.
İstanbul’da çok büyük bir deprem yaşanıyor, taş taş üstünde kalmıyor
nerdeyse. Bu deprem esnasında çalışmaları devam eden köprünün ayakları
yıkılıyor ve bir daha kimse bu projenin üstüne düşmüyor. Sonrasında ise St.
Pietro Bazilikası’nın yapımını tamamlayan Michalengelo’nun bu bazilikada
ve Sistine Şapeli’nde çizdiği figürlerde ve bazilikanın kubbesinde İstanbul’da
geçirdiği günlerin etkisini görüyoruz. Ömrü boyunca aşkı tatmamış heykeltıraşın
belki de yıllar sonrasında kendisine bile itiraf edemediği bir aşkın gölgelerini
görüyoruz Sistine Şapeli’nin duvarlarında: Birbirine dokunmak için uzanmış
ama dokunamayan iki el! Bu iki elden birine sahip olan Hz. Adem’in yüzünde ise
aslında Mesihi’nin yüzünün yansıdığını biliyoruz.
İki yıl öncesinde St. Pietro Bazilikası’nı ve Sistine Şapeli’ni ziyaret etme
şansına sahip oldum. Elbette şapelde en çok görmek istediğim Tanrı’nın Yüzü
çalışmasıydı. Fakat bu bazilikanın ve şapelin İstanbul’dan izler taşıdığını hayal
bile edemezdim. Hatta Vatikan yakınındaki bir köprünün üstünden geçerken
“Keşke bizde de böyle sanat harikası köprüler olsaydı” demiştim kendi kendime.
Kitabı okuduktan sonra da şunu düşündüm: “Keşke Bayezid Han’ın başlattığı
köprü projesi tamamlansaydı ve bu muhteşem şehir, bu muhteşem sanatçıdan
bir iz taşısaydı”. Kısmet değilmiş!
Kitabımıza geri dönersek yazarın dili oldukça sade ve akıcı. İnsan okurken
sıkılmıyor. Zaten kitap da yüz elli sayfa. Lakin böyle muazzam bir konu aslında
çok daha detaylı bir şekilde anlatılabilirdi bence. Yazar olaylar arasındaki
geçişleri kısa tutmuş ve tasvirleri yeteriz. Hani bazı kitaplar insanı alır, kitabın
zamanına, diyarına sürükler ya… Ben kendimi bu kitabın içinde hissedemedim.
Şahsen o kısa süreyle ilgili daha çok detay, beni o zamanlara götürecek bir
anlatım bulmak isterdim kitapta. Yine de olumlu bakmak lazım. Belki yazar
tarihe sadık kalmıştır ve elindeki bilgilerle yetinerek kurguyu kısa tutmuştur,
bilemem.
“Her kitap insanın zihninde yeni bir sayfa açar” derler ya, bu kitap da
benim için yeni bir sayfa oldu. Eksikleri olsa bile ben yine de edindiğim bu yeni
bilgiler adına bu kitabı okumaktan dolayı oldukça mutluyum.
Bir sonraki kitap eleştirisinde buluşmak üzere, saygılarımla…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder