İŞKENCECİ (ALEV ALATLI)
Bir gün boş dersimde
öğretmenler odasında oturuyordum. Bir öğretmen arkadaşımın daha benim gibi
dersi boştu. Kapı açıktı ve içeriye bir
öğrenci girdi. Bize dönerek “Öğretmenim, benden bir isteğiniz var mı ?” diye
sordu el pençe divan durarak. Çocuk başını öne eğmiş ve ellerini göbek
hizasında kavuşturmuştu. Çok şaşırdım. Altı yıllık öğretmendim ve hiçbir
öğrencinin karşıma böyle bir tavırla geldiğini görmemiştim. Arkadaşımla göz
göze geldik. Öğretmen arkadaşım, öğrenciyi tanıyordu ve bana dönerek: “Bu çocuğun
babası kapıcı. Muhtemelen bu şekilde davranmayı ondan öğrenmiştir” dedi. Altı
yıl insan hayatı için çok uzun bir süre değil belki; ama ben bu süre zarfında icra
ettiğim meslek sayesinde bir sürü çocuk tanıdım. Eğitim hayatım boyunca
öğrenemediğim bir sürü bilgiyi bu çocuklar sayesinde öğrendim. Lakin öğrendiğim
en önemli bilgi şu oldu: Bir insan, çocuk yaşlarından itibaren ailesinden ve
çevreden ne öğrenirse, kendisine nasıl muamele edilirse çevresindekilere öyle
davranıyor. Kendisi başkalarından nasıl muamele görürse dışarıda başkalarına
aynı davranışı sergiliyor. Evinde dayak gören çocuk, okulda kendinden güçsüz
bulduğu bir başka çocuğu dövüyor; annesinden sürekli baskı gören bir çocuk, başka
bir arkadaşı üzerinde otorite kurmaya çalışıyor.
Hiçbirimiz dünyaya iyi ya da kötü olarak gelmeyiz. John Locke’un
dediği gibi biz doğduğumuzda zihnimiz bir "tabula rasa", yani boş bir levhadır.
Gördüklerimiz, yaşadıklarımız, ailemiz ve sosyal çevremiz bu boş levhayı zaman
içerisinde nakış nakış işler. Alev Alatlı’nın “İşkenceci” kitabında anlattığı
kahraman tam da buna bir örnek. Kitap boyunca ismi bir kez bile anılmıyor kahramanımızın ve kendisinden sürekli olarak “işkenceci”
diye bahsediliyor. Sanki doğduğu andan beri içinde bir işkencecilik varmış
gibi. İşkenceci, bir toprak ağasının oğlu ve devletin yaptığı haksızlık
nedeniyle toprakları ellerinden alınıyor. Babası daima “Büyüklerimiz bizden iyi
bilir, önemli olan devletin bekası” düşüncesiyle hareket ediyor ve İstanbul’a
göç ediyor. Kahramanımız İstanbul’da
içine kapanık bir çocuk olarak büyüyor. Bir gün okula veriliyor. Öğretmeni
Mefaret Hanım, üniversite yıllarında tüm çabalarına rağmen yaptığı eserleri
kimseye beğendiremediği için sanat çevresine küsüp öğretmen olmuş bir kadın.
Kendisine yapılan haksızlıklar yüzünden hayata öylesine küsmüş ki bu sefer de
kendisi başkalarından hıncını çıkarmaya başlamış. İnsanlara fiziksel olarak
işkence etmese de çocukların ruhlarını öldürüyor. Mefaret Hanım’ın İşkenceci'yi anlamaması, belki
de çocuğun kendi derdini anlatamaması yüzünden İşkenceci sürekli olarak
sınıfında ötekileştiriliyor. Kuran kursuna yazılıyor, aynı muameleyi orada da
görüyor. En sonunda kabullenmeyi, içten içe öfkelenmeyi öğreniyor..
“Suçlu olanın kendisi,
suçsuz olanın büyükler olduğuna inanmanın bir alışkanlık halini aldığında, bir
yaşam üslubu, otoriteyle halleşmenin bir yolu olacağını düşünmedi işkenceci.”
Yıllar sonra, devlet terörü her yerde eserken, insanlar
bilmedikleri sebeplerden ötürü cezaevlerinde işkence görürken bir zamanlar
mazlum olan İşkenceci, zalim olarak gösteriyor yüzünü. Ama aynı babası
Abdurrahman Ağa gibi devletin, büyüklerin en doğruyu bildiğini; cezaevlerinde
işkence ettiği insanların bu muameleyi hak ettiklerini düşünüyor.
“ Ulusal narsisizm
yasaydı. Başta tarih, dost düşman herkes, Amerikalılar, Türklerin ayrıcalıklı
üstünlüğünü teslim ederlerdi. Dünyanın en mert, en yiğit milleti oldukları
tartışılmazdı. Ekonomik refaha gelince; o da düzelirdi, şu devlet düşmanlar
olmasa!”
İşlediği insanlık suçlarına rağmen İşkenceci; ezilmişliğin,
bir kenara itilmişliğin acısını bir türlü atamıyor yüreğinden. İşkence ettiği insanların
düşünce yapıları, kendilerini mahkemelerde savunmaları bile İşkenceci ’ye
ezilmişliğini hatırlatıyor her seferinde.
“ Öfke boğdu
işkenceciyi. Onlar mahkûm, kendisi savcıyken bile eziyorlardı.
Yurtseverlikleriyle, bilgileriyle, paramparça bedenleriyle, ayrıcalıklı
alışkanlıklarıyla, ince zevkleriyle…”
Düşünüyorum da hepimizin içinde bastırılmış bir “İşkenceci”
yaşıyor olabilir. Hepimiz zaman zaman haksızlıklara uğrayabiliyoruz,
üzülebiliyoruz; başkalarının ruhumuza yaptığı işkencelere maruz kalabiliyoruz. Ancak yaşadıklarımızın aynılarını yaşatmak içgüdüsü, bizi zalimlerden farksız kılar, insanlığımızı yitirmemize sebep olur. Bu yüzden de yaşadıklarımızdan ders alıp, geçmişimizdeki zorlukları başkalarına yaşatmamak gerekir, özellikle de
çocuklara. Çünkü insanlık onuruna yalnızca erdem yakışır.
Bu kitap Alev Alatlı’nın okuduğum ilk kitabı. Kitap, 96 sayfa
olmasına rağmen çok dolu ve Türkiye’nin yakın geçmişindeki devlet politikalarına,
halkın yaşadığı mezalime ışık tutuyor. Yakın geçmişimizle yüzleşmek adına
okunmaya değer. Lakin şöyle bir sıkıntı var: Zaman zaman konuşan kişinin,
kitabın kahramanı mı yoksa başka bir kişi mi olduğunu anlamakta zorlandım.
Alatlı; konuşmaları, duyguları çok iç içe vermiş. Yine de “mutlaka okuyun” derim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder