7 Mayıs 2013 Salı


İŞKENCECİ (ALEV ALATLI)

 Bir gün boş dersimde öğretmenler odasında oturuyordum. Bir öğretmen arkadaşımın daha benim gibi dersi boştu.  Kapı açıktı ve içeriye bir öğrenci girdi. Bize dönerek “Öğretmenim, benden bir isteğiniz var mı ?” diye sordu el pençe divan durarak. Çocuk başını öne eğmiş ve ellerini göbek hizasında kavuşturmuştu. Çok şaşırdım. Altı yıllık öğretmendim ve hiçbir öğrencinin karşıma böyle bir tavırla geldiğini görmemiştim. Arkadaşımla göz göze geldik. Öğretmen arkadaşım, öğrenciyi tanıyordu ve bana dönerek: “Bu çocuğun babası kapıcı. Muhtemelen bu şekilde davranmayı ondan öğrenmiştir” dedi. Altı yıl insan hayatı için  çok uzun bir süre değil belki; ama ben bu süre zarfında icra ettiğim meslek sayesinde bir sürü çocuk tanıdım. Eğitim hayatım boyunca öğrenemediğim bir sürü bilgiyi bu çocuklar sayesinde öğrendim. Lakin öğrendiğim en önemli bilgi şu oldu: Bir insan, çocuk yaşlarından itibaren ailesinden ve çevreden ne öğrenirse, kendisine nasıl muamele edilirse çevresindekilere öyle davranıyor. Kendisi başkalarından nasıl muamele görürse dışarıda başkalarına aynı davranışı sergiliyor. Evinde dayak gören çocuk, okulda kendinden güçsüz bulduğu bir başka çocuğu dövüyor; annesinden sürekli baskı gören bir çocuk, başka bir arkadaşı üzerinde otorite kurmaya çalışıyor.

Hiçbirimiz dünyaya iyi ya da kötü olarak gelmeyiz. John Locke’un dediği gibi biz doğduğumuzda zihnimiz bir "tabula rasa", yani boş bir levhadır. Gördüklerimiz, yaşadıklarımız, ailemiz ve sosyal çevremiz bu boş levhayı zaman içerisinde nakış nakış işler. Alev Alatlı’nın “İşkenceci” kitabında anlattığı kahraman tam da buna bir örnek. Kitap boyunca ismi bir kez bile anılmıyor  kahramanımızın ve kendisinden sürekli olarak “işkenceci” diye bahsediliyor. Sanki doğduğu andan beri içinde bir işkencecilik varmış gibi. İşkenceci, bir toprak ağasının oğlu ve devletin yaptığı haksızlık nedeniyle toprakları ellerinden alınıyor. Babası daima “Büyüklerimiz bizden iyi bilir, önemli olan devletin bekası” düşüncesiyle hareket ediyor ve İstanbul’a göç ediyor. Kahramanımız  İstanbul’da içine kapanık bir çocuk olarak büyüyor. Bir gün okula veriliyor. Öğretmeni Mefaret Hanım, üniversite yıllarında tüm çabalarına rağmen yaptığı eserleri kimseye beğendiremediği için sanat çevresine küsüp öğretmen olmuş bir kadın. Kendisine yapılan haksızlıklar yüzünden hayata öylesine küsmüş ki bu sefer de kendisi başkalarından hıncını çıkarmaya başlamış. İnsanlara fiziksel olarak işkence etmese de çocukların ruhlarını öldürüyor.  Mefaret Hanım’ın İşkenceci'yi anlamaması, belki de çocuğun kendi derdini anlatamaması yüzünden İşkenceci sürekli olarak sınıfında ötekileştiriliyor. Kuran kursuna yazılıyor, aynı muameleyi orada da görüyor. En sonunda kabullenmeyi, içten içe öfkelenmeyi öğreniyor..

“Suçlu olanın kendisi, suçsuz olanın büyükler olduğuna inanmanın bir alışkanlık halini aldığında, bir yaşam üslubu, otoriteyle halleşmenin bir yolu olacağını düşünmedi işkenceci.”

Yıllar sonra, devlet terörü her yerde eserken, insanlar bilmedikleri sebeplerden ötürü cezaevlerinde işkence görürken bir zamanlar mazlum olan İşkenceci, zalim olarak gösteriyor yüzünü. Ama aynı babası Abdurrahman Ağa gibi devletin, büyüklerin en doğruyu bildiğini; cezaevlerinde işkence ettiği insanların bu muameleyi hak ettiklerini düşünüyor.

“ Ulusal narsisizm yasaydı. Başta tarih, dost düşman herkes, Amerikalılar, Türklerin ayrıcalıklı üstünlüğünü teslim ederlerdi. Dünyanın en mert, en yiğit milleti oldukları tartışılmazdı. Ekonomik refaha gelince; o da düzelirdi, şu devlet düşmanlar olmasa!”

İşlediği insanlık suçlarına rağmen İşkenceci; ezilmişliğin, bir kenara itilmişliğin acısını bir türlü atamıyor yüreğinden. İşkence ettiği insanların düşünce yapıları, kendilerini mahkemelerde savunmaları bile İşkenceci ’ye ezilmişliğini hatırlatıyor her seferinde.

“ Öfke boğdu işkenceciyi. Onlar mahkûm, kendisi savcıyken bile eziyorlardı. Yurtseverlikleriyle, bilgileriyle, paramparça bedenleriyle, ayrıcalıklı alışkanlıklarıyla, ince zevkleriyle…”

Düşünüyorum da hepimizin içinde bastırılmış bir “İşkenceci” yaşıyor olabilir. Hepimiz zaman zaman haksızlıklara uğrayabiliyoruz, üzülebiliyoruz; başkalarının ruhumuza yaptığı işkencelere maruz kalabiliyoruz. Ancak yaşadıklarımızın aynılarını yaşatmak içgüdüsü, bizi zalimlerden farksız kılar, insanlığımızı yitirmemize sebep olur. Bu yüzden de yaşadıklarımızdan ders alıp, geçmişimizdeki zorlukları başkalarına yaşatmamak gerekir, özellikle de çocuklara. Çünkü insanlık onuruna yalnızca erdem yakışır.
Bu kitap Alev Alatlı’nın okuduğum ilk kitabı. Kitap, 96 sayfa olmasına rağmen çok dolu ve Türkiye’nin yakın geçmişindeki devlet politikalarına, halkın yaşadığı mezalime ışık tutuyor. Yakın geçmişimizle yüzleşmek adına okunmaya değer. Lakin şöyle bir sıkıntı var: Zaman zaman konuşan kişinin, kitabın kahramanı mı yoksa başka bir kişi mi olduğunu anlamakta zorlandım. Alatlı; konuşmaları, duyguları çok iç içe vermiş.  Yine de “mutlaka okuyun” derim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder