SEVGİLERDE BULUŞALIM
Biz toplum olarak pek
meraklıyızdır yabancı dillere. Yabancı dil bilen birini yakaladığımızda hemen
yanına yanaşır, birkaç kelime ya da cümle öğrenmeye çalışırız. Hiç dikkatinizi
çekti mi bilmiyorum ama ilk sorduğumuz soru şu olur genelde: “bu dilde ‘seni seviyorum’
nasıl söylenir?”
Bu cümleyi sevdiklerimize bir
türlü söyleyemediğimizden mi yoksa söylediğimizde birilerinin duygularımızı
anlamasından çekindiğimizden mi ilk
olarak bu cümlenin nasıl söylendiğini merak ediyoruz acaba? Ne yazık ki sevgi
konusunda bir hayli sıkıntılıyız toplum olarak. Bir bakın etrafınıza, bu
söylediğime dair onlarca örnek bulacaksınız.
Toplumumuzda babaları getirin gözünüzün önüne. Baba demek ailenin direği demektir. Ailenin
bütün sorumluluğu da onun üstündedir. Ailesini belki çok sever, çok bağlıdır
belki; ama bunu gösteremez hiçbir zaman. Anneannemle dedemden bilirim, sokakta
yan yana bile yürümezlerdi, anneannem hep iki adım geriden takip ederdi dedemi.
Çünkü kadının erkekle yan yana yürümesi bile ayıptı onlara göre. Şimdilerde bu
kadar olmasa da hala duvarları var erkeklerin.
Eşinin yolda elini tutmaya çekinir el alem ne düşünür endişesiyle . Baş
başa kaldıklarında bile eşine “seni seviyorum” demek çok zor bir cümledir onlar
için. Neden mi? Çünkü bunu söylemek erkekliğin şanına yakışmaz. Babaların
sevgisini gösterememe kompleksi sadece eşlerine karşı değil, çocuklarına karşı
da olur aynı zamanda. Çünkü baba demek otorite demektir Türk erkeğinin gözünde.
Bu yüzden de babalarımız, çocuklarının kendilerini sevmelerinden önce kendilerinden
korkmalarını isterler.
Toplumuzda kadın olmak çilenin eş
anlamı zaten. Kadın olmak ikinci sınıf olmak demek; ezilmek , ayıplanmak ,
duygularını özgürce yaşayamamak demek. Toplumumuzun kadınlarını düşünün,
analarımızı… Belki bir adam seviyor, belki anne babası evliliğe hazır olmadan
birine veriveriyor kadını; evleniyor. Sonrasında hayatının en önemli şaheseri olan çocuğunu bir mucize
gibi aylarca karnında taşıyor; ona kendi canından can, kanından kan katıyor… Bakıyor,
besliyor; çocuğu için gecelerce uykusuz kalmaya seve seve katlanıyor. Lakin
aynı ana; ailesinin yanında, kayınvalidesinin ve kayınpederinin yanında
çocuğunu kucağına bile alamıyor, sevemiyor. Çünkü sevgilerin en güzeli,
cennetten bize hiç eksilmeden ulaşabilen tek miras olan anne sevgisi bile
ayıplanıyor etrafınca. Aynı babalar gibi otorite kurma kaygısından, yavrusu
şımarır korkusuyla evladı için canını bile verebilecek olan analarımız sadece
geceleri uykudayken seviyorlar çocuklarını .
Peki ya âşıklara ne demeli… Cananını/maşukunu
görünce sonbaharda rüzgara tutulmuş
bir yaprak gibi tir tir titrer aşık.
Geceleri rüyalarında, gündüz hayallerinde yaşatır sevdiceğini ; sadece bir an
görebilmenin hayalini kurar günlerce. Ama toplumumuzda aşkını dile
getirmek bile çok zordur sevenler için. Çünkü korkarız hepimiz. Sevgimizi
itiraf edince reddedileceğimizden, küçük düşeceğimizden korkarız. İçten içe
sevgiyi yaşamak, söylememek daha kolay gelir. Sevmek doğal da sevgiyi söylemek çok ayıptır
nedense.
Hep sevgimizi içimizde yaşamayı
anlattık da, toplumumuzun sevgi arızası bununla sınırlı değil ki sadece. Bir
kısmımız da var ki karşısındaki insanlardan onlara verdiği kadar sevgi bekler.
Sevgiyi gram gram ölçüp “o bana bu kadar verdi, beniz az seviyor ya da hiç
sevmiyor” düşüncesiyle sevmekten vazgeçer. Karşısındakinin sevgisinin ölçüsü
etkiler sevgisinin derecesini. Nazım
Hikmet’in Tahir ile Zühre Meselesi şiirinde
bir dizesi var: “Yani sen elmayı seviyorsun diye/ Elmanın da seni
sevmesi şart mı?” Bir insanı sevmek için illaki karşılığını bulması mı lazım
sevgimizin? Yani koşulsuz sevilemez mi insanlar?
Bana sorarsanız sevdiklerinize
sevginizi göstermekten korkmayın. Ölçmeden, ince hesaplar yapmadan,
koşulsuz yaşayın duygularınızı.
Sevginizi göstermek ne otoritenizi sarsar, ne de sizi küçük düşürür. Aksine, ne
kadar sevgi verirseniz karşılığını kat be kat alacağınıza inanıyorum. Hayat kısa, yarın meçhul… Her şey için çok geç olmadan güzelce,
sevgiyle yaşayalım hayatımızı. Nazım’ın dizeleriyle de noktalayayım yazımı…
TAHİRLE
ZÜHRE MESELESİ
Tahir olmak
da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir
barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak
da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin
dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak
da ayıp değil Zühre olmak da;
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder