21 Mayıs 2013 Salı


SEVGİLERDE BULUŞALIM

Biz toplum olarak pek meraklıyızdır yabancı dillere. Yabancı dil bilen birini yakaladığımızda hemen yanına yanaşır, birkaç kelime ya da cümle öğrenmeye çalışırız. Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama ilk sorduğumuz soru şu olur genelde: “bu dilde ‘seni seviyorum’ nasıl söylenir?”
Bu cümleyi sevdiklerimize bir türlü söyleyemediğimizden mi yoksa söylediğimizde birilerinin duygularımızı anlamasından çekindiğimizden  mi ilk olarak bu cümlenin nasıl söylendiğini merak ediyoruz acaba? Ne yazık ki sevgi konusunda bir hayli sıkıntılıyız toplum olarak. Bir bakın etrafınıza, bu söylediğime dair onlarca örnek bulacaksınız.
Toplumumuzda babaları getirin gözünüzün önüne. Baba demek ailenin direği demektir. Ailenin bütün sorumluluğu da onun üstündedir. Ailesini belki çok sever, çok bağlıdır belki; ama bunu gösteremez hiçbir zaman. Anneannemle dedemden bilirim, sokakta yan yana bile yürümezlerdi, anneannem hep iki adım geriden takip ederdi dedemi. Çünkü kadının erkekle yan yana yürümesi bile ayıptı onlara göre. Şimdilerde bu kadar olmasa da hala duvarları var erkeklerin.  Eşinin yolda elini tutmaya çekinir el alem ne düşünür endişesiyle . Baş başa kaldıklarında bile eşine “seni seviyorum” demek çok zor bir cümledir onlar için. Neden mi? Çünkü bunu söylemek erkekliğin şanına yakışmaz. Babaların sevgisini gösterememe kompleksi sadece eşlerine karşı değil, çocuklarına karşı da olur aynı zamanda. Çünkü baba demek otorite demektir Türk erkeğinin gözünde. Bu yüzden de babalarımız, çocuklarının kendilerini sevmelerinden önce kendilerinden korkmalarını isterler.
Toplumuzda kadın olmak çilenin eş anlamı zaten. Kadın olmak ikinci sınıf olmak demek; ezilmek , ayıplanmak , duygularını özgürce yaşayamamak demek. Toplumumuzun kadınlarını düşünün, analarımızı… Belki bir adam seviyor, belki anne babası evliliğe hazır olmadan birine veriveriyor kadını; evleniyor. Sonrasında hayatının  en önemli şaheseri olan çocuğunu bir mucize gibi aylarca karnında taşıyor; ona kendi canından can, kanından kan katıyor… Bakıyor, besliyor; çocuğu için gecelerce uykusuz kalmaya seve seve katlanıyor. Lakin aynı ana; ailesinin yanında, kayınvalidesinin ve kayınpederinin yanında çocuğunu kucağına bile alamıyor, sevemiyor. Çünkü sevgilerin en güzeli, cennetten bize hiç eksilmeden ulaşabilen tek miras olan anne sevgisi bile ayıplanıyor etrafınca. Aynı babalar gibi otorite kurma kaygısından, yavrusu şımarır korkusuyla evladı için canını bile verebilecek olan analarımız sadece geceleri uykudayken seviyorlar çocuklarını .
Peki ya âşıklara ne demeli… Cananını/maşukunu görünce sonbaharda  rüzgara tutulmuş bir  yaprak gibi tir tir titrer aşık. Geceleri rüyalarında, gündüz hayallerinde yaşatır sevdiceğini ; sadece bir an görebilmenin hayalini kurar günlerce. Ama toplumumuzda aşkını dile getirmek bile çok zordur sevenler için. Çünkü korkarız hepimiz. Sevgimizi itiraf edince reddedileceğimizden, küçük düşeceğimizden korkarız. İçten içe sevgiyi yaşamak, söylememek daha kolay gelir.  Sevmek doğal da sevgiyi söylemek çok ayıptır nedense.
Hep sevgimizi içimizde yaşamayı anlattık da, toplumumuzun sevgi arızası bununla sınırlı değil ki sadece. Bir kısmımız da var ki karşısındaki insanlardan onlara verdiği kadar sevgi bekler. Sevgiyi gram gram ölçüp “o bana bu kadar verdi, beniz az seviyor ya da hiç sevmiyor” düşüncesiyle sevmekten vazgeçer. Karşısındakinin sevgisinin ölçüsü etkiler sevgisinin derecesini.  Nazım Hikmet’in Tahir ile Zühre Meselesi şiirinde  bir dizesi var: “Yani sen elmayı seviyorsun diye/ Elmanın da seni sevmesi şart mı?” Bir insanı sevmek için illaki karşılığını bulması mı lazım sevgimizin? Yani koşulsuz sevilemez mi insanlar?
Bana sorarsanız sevdiklerinize sevginizi göstermekten korkmayın. Ölçmeden, ince hesaplar yapmadan, koşulsuz  yaşayın duygularınızı. Sevginizi göstermek ne otoritenizi sarsar, ne de sizi küçük düşürür. Aksine, ne kadar sevgi verirseniz karşılığını kat be kat alacağınıza inanıyorum. Hayat kısa, yarın meçhul… Her şey için çok geç olmadan güzelce, sevgiyle yaşayalım hayatımızı. Nazım’ın dizeleriyle de noktalayayım yazımı…
TAHİRLE ZÜHRE MESELESİ
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da;
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder